06-02-2022 Konuk Yazar

 

Olaylı- kanlı yılların ardından, birbirlerine büyük bir aşkla bağlı iki öğretmenin oğlu olarak dünyaya  gelmişim.

 Gerçekleşmeyen bütün ideallerin düş kırıklığı içinde olsalar da biz çocuklarına  özledikleri o güneşli dünyanın  çocuklarının adını vermeyi unutmamışlar ama…  Çağdaş, Ulaş, Taylan, Devrim…

Seksenlerin başı…kemerler son delikte…

Saddam, Gorbaçov, Berlin Duvarı,  imge dünyama o günlerde yerleşmişti.

Ülkemizde de hesaplar bir koyup üç alma üzerine kurulmuş, serbest piyasa içinde işini bilen memurlar yetiştirilmeye başlanmıştı.

Muzaffer İzgü’nün Orta Direği Yıkan Ayı’sı yavaş yavaş yönetimi ele almıştı.

Öğretmen anne-baba’nın çocuğu olarak sürekli bu ve benzeri konuları duymak çoktan kulak dolgunluğu yapmıştı. Hane içindeki durum pek tabii ki ülkeden farklı değildi.

Evimizin merkezinde olan anne, baba, ekmek ve sudan sonra en çok duyduğumuz Eğitim Enstitüsü, Öğretmen Okulu, TÖB-DER /  Birlik Dayanışma hareketi, Eğitim-İş, Eğitim-Sen, gelecek yaşantımıza da yön verecek kayda  değer kavramlardı.

Memur ebeveynlerin kıt kaynaklarla geçinmek zorunda kalan çocuğu olarak bakıcıyı bazen bir kitapta bazen de komşunun açılan kapısının ardında görebiliyordum. Dolayısıyla ailevi şartlara da paralel olarak erken yaşta ana sınıfı ile tanışmak hatta bedensel olarak iri olsam da yaş itibariyle çok küçük olduğumdan bir köşede uyuyup kalabiliyordum.

‘’ Öğretmenim sınıfın camında küçük bir ayak var ‘’ diyen öğrencilerine ‘’çocuklar kedi değilse Çağdaş’tır.’’ diyordu Şeref Hoca, zemin katta olan sınıfına eşi tarafından ağırlığından zorla kaldırılan oğlu için…

Kolay değildi tabii,  Filiz öğretmeninin üç  araçla Yeşilyurt’tan Bayraklı’ya gidip aydınlatması gereken kırk beş çocuğu vardı benim dışımda.

Eğitim camiası içinde yetişmek, o zor  koşullarda çalışan  öğretmenlere olan bağlılığımı daha da arttırmıştı. İdealist öğretmenlerin çocuğu olmak, dik  bir duruşa sahip olmanızı sağlasa da bu düzene karşı duruş aynı zamanda merkezi okullarda çalışmaya engel olabiliyordu. Olsun yine de keyifliydi öğretmen çocuğu olmak…

Civardaki tarihi, turistik yerlereherkes okul gezileriyle yılda bir kez giderken ben üç kez gidebiliyor adeta bir rehber edasıyla gidilen yerleri anlatabiliyordum.

İdealistlik var ya serde…

 Sonraki günlerde yakın okullarda olsak da hiçbir zaman değil kendi sınıflarına, okullarına bile almıyorlardı. Tabii bu durum henüz cep telefonu olmadığı halde en ufak bir yaramazlıkta benimle ilgili bir haberin benden önce meslektaşları aracılığıyla eve ulaştırılmasına engel olmuyordu.

Ne de olsa kitap ve dergilerimin kapağında yazdığı gibi “örnek” olmam gerekiyordu.

23 Nisanların, 19 Mayısların, piyeslerin sahnedeki değişilmez yüzü olsan da izleyicilerin arasında ebeveynlerini arayan gözlerin hayal kırıklığıdır öğretmen çocuğu olmak…

İzfaş’ta sessizce izlediği Sakıncalı Piyade’yi veya İzmir Sineması’nda izlediği ‘Yer Demir Gök Bakır’ı ancak yıllar sonra algı süzgecinden tam olarak geçirip özümsemektir  öğretmenin çocuğu olmak…

Akşamları soru sorduğunda her gün ortalama 45-50 öğrencisine boğaz patlatıp enerjisini tüketen anne ve babanın çocuğu olmanın ne demek olduğunu az çok tahmin edebilmenin adıdır öğretmen çocuğu olmak.

 Özellikle annen de senin gibi sabahçı olduğunda öğlenden sonraları birlikte düzenli kitap okurken uyuyup kalmaktır.

Hafta içi  düzenli uyku düzeni nedeniyle konuk  kabul etmeyip ev gezmeleri için cuma akşamını iple çekerek hafta sonu gidilecek sinema, tiyatro ve varsa okul kursunu organize etmektir öğretmenin çocuğu olmak…

Ana kucağında başladığın hayatı, baba omuzlarında devam ettirip kendi ayaklarının üzerinde durmaktır.

Sürgünler, iş bırakmalar, maaş kesintileri ve eylemler…

Malum bankaların kısa süre içerisinde fona devredilip işsiz kalacak bankacılık sektörü çalışanlarının camın arkasından alaycı bakışları eşliğinde soğuğa, yağmura aldırmadan elde edeceği kazanımları uğruna Konak’tan Cumhuriyet Meydanı’na kadar yürüyerek verilen sendikal mücadeledir öğretmen olmak…

Dedim ya,  idealist bir duruş çok da kolay olmayan baskı altında çalışmaya neden olabiliyordu. Örneğin yılların sınıf öğretmeni Şeref Hocayı din kültürü ve ahlak bilgisi dersine girmeye zorlayan idareciler, Limontepe civarındaki çocukların İlhan Arsel’in Şeriat ve Kadın kitabıyla tanışıp kendilerine ders kitabı olarak okutulacağını öngöremiyorlardı.

İzmir’den Karaburun’a Magirus minibüslerle yaklaşık 3 saatte gidilen sürgün yıllarında başlayan bir sevdanın meyvesinin zaman içinde kitaba, kütüphaneye ve eğitim emekçilerine bu denli gönülden bağlanacağını onlar da bilmiyorlardı.

Bildikleri tek şey, yüklendikleri ağır misyona rağmen yetişmesinde maddi-manevi hiçbir fedakarlıktan kaçınmadıkları, her zaman iyiliği, doğruluğu, adaleti ve dürüstlüğü aşıladıkları zor şartlara karşın yüksek bağışıklığa sahip mücadeleden asla kaçmayacak olan Atatürkçü, yurtsever, demokrat bir yurttaş yetiştirdikleriydi.

Seçme şansım olsa yine aynı anne babayı seçecek olmanın haklı gururuyla…

(Konuk Yazar: Çağdaş Güneş Gündüz)


Bu yazı 667 defa okunmuştur.



Konuk Yazar Diğer Yazıları
Köşe Yazarları
Çok Okunan Haberler
Namaz Vakitleri